İnsan: Yeryüzüne düşen yanlış imla

Hüseyin Akcan’ın ‘Bağışlanamaz Olan’ adlı şiir kitabı Annie Arnaux’tan bir alıntıyla başlıyor: “Soyumun intikamını almak için yazacağım.” O zaman, şuradan başlayabiliriz sorularımıza: Nedir bağışlanamaz olan ve yazmak sahiden bir intikam biçimi midir, özellikle de bir soyun intikamını alma biçimi mi?

Bu sorulara cevap ararken, kitapla aynı adı taşıyan ‘Bağışlanamaz Olan’ adlı şiirdeki “atlasların da yeryüzüne inanmadığını biliyor mu o şair?” dizesini odak almakta fayda var. Çünkü, gerçekten de atlasların bile inanmadığı bir yeryüzü bıraktılar bize. Aynı şiirin ilk dizesi ise, Vladimir Janke’le’vitch’e atıfla şöyle: “bağışlamak diyor Janke’le’vitch ölüm kamplarında ölmüştür”. Fransa’ya göç etmek zorunda kalmış bu Rus Yahudisi düşünürün, bu yazı ve söz virtüözünün söylediği önemli. Çünkü “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” diyen Adorno’nun bu düşüncesini bir adım öteye taşıyor Janke’le’vitch, Auschwitz’i genişletip tüm ölüm kamplarına atıf yapıyor ve şiir yazmak yerine bağışlamayı koyuyor. Şiir yazılmayabilir, kötü olur ama bir şekilde şiirsiz de yaşanabilir belki; ama bağışlamak kavramının öldüğü bir dünyada nasıl yaşarız? Çok sert.

Sert ama sert olduğu kadar da kaçınılmaz aslında. Çünkü elimizde kanıttan bol bir şey yok: Biz bağışladıkça, tüm dünya bir toplama kampına, ölüm kampına dönüştürüldü. Neyin bağışlanamaz olduğuna, bu noktadan hareketle bakalım isterseniz. Ve en başa dönelim.

“Hücrelerin kontrolden çıkarak/ Dünyayı bir kansere çevireceğini/ Biliyor muydu, o ilk hücre/ Ya da bilseydi vazgeçer miydi/ Karaya doğru olan uzun yürüyüşünden.” Yüzümüzü, insanı oluşturan o ilk hücreye dönüyoruz bir anda. Yani, dünyanın ilk ‘Bağışlanamaz Olan’ına. Akcan’ın deyişiyle, “insan, karaya doğru üflenen kaza”ysa eğer, bizi bugüne getiren hiçbir şey tesadüf değildir. Kötülük tesadüf değildir ilk başta.

İnsan, yani hücreleri kontrolden çıkarak tüm dünyayı kansere çeviren bu mahlukat, diyelim ki kendine büyük bir paye biçti ve hem kendini hem insanlığı inandırdı buna; peki, onun çürümüşlüğünün büyük bir değer olduğu fikrine yeryüzü nasıl kandı? “kendi çürümesine âşık olan bir hayvan/ kalbini yoklayarak yeryüzüne kendini inandırdı” diyor Akcan ve ekliyor: “yeryüzüne inanmış bir hayvan ölüdür sevgilim”. Bu aşamada, yeryüzünü kendine inandırmakla yeryüzüne inanmak ikilemi giriyor devreye. Yani karşılıklı bir “ölü”lük hali!

Karaya doğru uzun yürüyüşün dünyayı kansere çevirmesini başlatan olmasa bile tetikleyen şey nedir peki? Bunun zemininin dil olduğunu söylüyor şair, hatta, yalnız başına dil değil, düpedüz bir “dilsel istila!” Aynı adı taşıyan şiirde “ama inatla ayakta durdu gene, nefes almayı/ belleğine yerleştirerek ve çoğalarak” dedikten sonra, vurucu bir dizeyle, evrim sürecinin en can alıcı noktasına işaret ediyor: “yeryüzüne düşen o yanlış imla.”

Lamı cimi yok, insan için yapılmış en güzel tanımlardan biri bu: Yeryüzüne düşen yanlış imla.

Bağışlanamaz Olan, Hüseyin Akcan, 64 syf., İthaki Yayınları, 2024.

Dilden devam ediyoruz. Katlimizi hızlandıran o muammadan… “alfabeyi baştan öğretselerdi de biz gene anlamayacaktık/ bu dil ağzımızda durmayacaktı gene”. Yanlış imlanın kasıp kavurduğu bir yeryüzü var ancak; diğer yandan da ağzımızda durmayan dilden (haksızlık karşısında ses çıkarmak olarak anlıyorum ben bunu) kaynaklanan yeni bir trajediyle de karşılaşabiliyoruz. Bu aşamada geri adım atmamak da bir direnmeyi gösteriyor. Neye direnme? Bu kansere elbette. “dilimi oynatmam gerek artık,/ kopacağını/ bilmek pahasına.”

MERHAMETİNE SIĞINDIĞIN BIÇAĞI KALBE DOĞRU İTMEK

Kendini bütün dünyaya denk bir hayvan olarak sınama becerisi, bağışlanamaz olanı bağışlama yolunda elimizdeki tek silahtır belki de. Yeryüzünü çürüten o kontrolden çıkmış tek hücrenin mirasçıları olarak bunu becerebilmek elbette kolay değil. Peki nereden başlayabiliriz kendimizi sınamaya, diye düşünmeye başladığımız anda, “bir atı toynaklarından başlayarak ama büsbütün sevdim/ ve onu yatağımda yeniden ceylan oluncaya kadar okşadım” dizeleri çıkıyor karşımıza. Atı toynaklardan başlayarak büsbütün sevmek! Başlanan yer ve sevme ediminin içerdiği bütünlük, insanlığın bu güne değin doğaya karşı gösterdiği yaklaşım biçimini tersine çeviriyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, bir başka şiirde de “kan dolaşımımı bir bitkinin köküne ben bağışladım” ve “doğayla savaşım değil sevişim gerek” dizeleriyle karşılaşıyoruz. Kendimizin dışındaki hayvanlara ve bitkilere yönelik bu yaklaşım, insanlığın çürüyen yanlarını törpülemesi açısından bir çıkış yolu olabilir. Kanser hücresi olma halimiz; yani yeryüzünü yok edecek olan bu hastalığımız iyileşmez belki ama ilerlemesi durdurulabilir, kim bilir.

Bunu becerebilmenin formülü de öyle çok çetrefilli değil aslında. Bireysel anlamda düşünürsek, yani her birimize tek tek düşen şeylere bakarsak, üstümüze düşenin atla deve olmadığını görürüz. “rüzgârın içine dolmasına izin verme/ bu tehlikeli olabilir./ annenin dizini unut,/ bu tehlikeli olabilir.// uyanmak için âşığını terk eden o kadınlar/ neden bir toprağın çıplaklığını örter/ bunu düşünme// alnınla ellerin arasındaki mesafeyi ölçen bir şey yok/ bunu hatırla.” İzin vermememizi, unutmamızı, düşünmememizi salık veren edimler, bizi sürekli hatırlamamız gereken asıl konuya, olayın bamteline doğru sürüklemek için kullanılmış. Asıl mesaj ve bu ölümcül döngüyü tersine dönüştürebilmenin şifresi, son dizede gizli: Alnınla ellerin arasındaki mesafeyi ölçen bir şey yok!

Alın, beynin ön lobunun bulunduğu bölüm. İnsanın evrimi esnasında, nedeni hâlâ tam bilinmeyen bir sıçramayla beynin hızla gelişmeye başlaması, diğer hayvanlarla kıyaslanamayacak bir gelişmeyi de beraberinde getirdi. İnsanın kendini evrenin efendisi olarak görmesinin asıl nedeni bu. Bu efendilik halinin tüm edimleri de, eller sayesinde başarıldı. Beyin, tüm vücuda komut veriyor ancak el, bu komutları uygulama anlamında epey ayrıcalıklı. İlkel aletleri de ellerimizle yaptık, karmaşık bilgisayar yazılımlarını da ellerimizi kullanarak yazıyoruz. Başkalarını ellerimizle seviyoruz; katliamları, cinayetleri de ellerimizle gerçekleştiriyoruz. İnsanlık tarihi dediğimiz şey, alnımızla elimiz arasındaki mesafeden ibaret aslında. Ardından kötü haberi veriyor Hüseyin Akcan: O mesafeyi ölçebilecek hiçbir şey yok!

O mesafeyi sadece, merhametine sığındığı bıçağı kalbine doğru iterek ölçebilir insan.

‘Bağışlanamaz Olan’, bir solukta okunup bitirilecek değil, dönüp dönüp okunacak bir kitap. “öcünü unut, yolu hatırla, kuşları sev” diyebilenler için bir başucu kitabı olmaya aday.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir